21 Mayıs 2012

Çilek tarlasında güzel bir gün

Hayatta en sevdiğim mevsimin yaz olması tesadüf olmasa gerek... Tüm güzellikler, gün ışığı, aydınlık ve beraberinde çilek de yazın bize hediyesi...

Pazar günü, fotoğraflardan da anlaşılacağı biçimde, çileğe doyduk (demek isterdim ama... Sanırım doyamıyorum ben bu güzelliğe :))


Ardından çiftliğe gidip danaları sevdik, benim bir dana daha yapasım gelmedi desem yalan olur :))))
Günü soda içip dinlenerek sonlandırdık demek isterdim ama hayır, kebap yiyerek sonlandırdık.
Oha dediğinizi duyar gibiyim. Ama burası Antep, konsept böyle malesef. Haftanın altı günü çalışıp, yedinci günü de yeme durumu sözkonusu. Antep'li olduğunuz burdan belli olacak :))
Velhasıl kelam, eve gelince bende bir kıyılma başladı ve gene çilek yedim. Deyip bu yazıyı sonlandırıyorum.

6 Mayıs 2012

İki yağmur arası güneşli bir kaçamak: Halfeti


Yağmurlu demişti hava durumu, ama bir damla güneş ışığı görünce, dayanamadık, yola çıktık... İyi ki çıkmışız.. Güzel, sıcak, güneşliydi Urfa - Halfeti. Hatta şapka alıp, uzun kolluları çıkartıp, falan bayağı bir yaz günü yaşadık.
Antep'ten yaklaşık 100 km, 1 saatte gittik. Yollar fena değildi. Ne var Halfeti'de, aslında ben çooook etkilenmedim diyebilirim.
Buradakilere ilginç gelmesi doğal, su kıyısı. Tekne gezintisi (boğaz turlarının yanında sönük tabii ama güzeldi gene de.. Kanyon'da dolanıyor dönüyor tekne).


Belki de nöbetten çıkıp gittiğim içindir heyecanlanmamam, ama şimdi düşündüm de, güzeldi evet.
Tekneye binip ıssız kıyılara gidip balık yiyebiliyorsun, ya da kebap, klasik. Biz (bizim için artık klasik olan) termosta çayımızı götürmüştük yanımızda, kıyıda bir süre de piknik yaptık.

Uçurtma uçurduk. Kumda oynadık. Çay içip çekirdek yedik. Sonra gök gürlemeye başlayınca dönüş yoluna çıktık, yağmur altında evimize geldik.
Güzeldi evet.

3 Mayıs 2012

Doktorsuz kalın.

Aslında ne kadar büyük beddua. Bunu hep söylüyorum, sonra da ya hakikatn hastalanırlarsa da doktora ihtiyaç duyarlarsa, doktorsuz kalırlarsa diye üzülüyorum.Acaba onlar doktor döverken üzülüyorlar mı? Ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar?
Bir gün hasta olup da doktorlara ihtiyaç duyabileceklerini, hatta muhtaç olabileceklerini bilmiyorlar mı? Artık her gün, her yeni gün, yeni bir doktora şiddet olayıyla karşı karşıya kalmaktan çok sıkıldım. Bunaldım.
Bugünkü bahane ne?
Hastasını ambulansla sevketmek isteyen doktora, kendi arabasıyla götürmek istediğini söyleyince, doktor da hastanın durumu ağır ambulansla gitmesi gerek diye..
Reçeteyi okunaksız yazmışsın okuyamadım diye..
Anneme erkek değil bayan hemşire enjeksiyon yapsın, bayan hemşire neden yemeğe gitti diye..
Neden öldürdüler Ersin'i?
Yaşlı dedemizin öldüğünü bildirme, emekli maaşını bankadan çekelim öyle bildir diye...
Mesnetsiz, sebepsiz, saçma.
Haftasonu vizit yaparken, hasta yakınları servisin şifreyle açılan kapısını yumrukla, zorla, kıra kıra açmaya ve içeri girmeye çalışırken ve kapısında güvenlik olan bir servisin içine alınmadılar diye gürültü yaparken, ben çıkıp da "vizit yapıyorum ziyaret saati değil, kapıyı kıracaksınız" diye bağırınca,
karşıma geçip:
"Doktor hanım şiddete başvurarak hiçbirşeyi halledemezsiniz" diyebilecek kadar utanmaz ve arsızlar. Artık şevkim azalmaya başladı. Devlet hastanesiyle gönül bağım kırılmaya...
Bu hasta yakınları artık gerçekten sabrımı taşırmaya, beni benden utandırmaya başladılar. Artık, korktuğum için doktor odasının kapısını kilitlemeye ve çalındığında açmamaya başladım.
Sahi ben neden doktor olmuştum?

2 Mayıs 2012

Erikçe, Türkiye'nin en güzel çocuk bahçesi? Neden olmasın?

Antep her haftasonu beni şaşırtmaya devam ediyor, iki sene olacak neredeyse, hala her köşesinden bir sürpriz çıkıyor, bir park, bir bahçe, bir eğlence:)
Bu haftasonu Erikçe'ye, anlatılanlara göre Türkiye'nin en güzel çocuk parkının olduğu piknik yerini görmeye ve eğlenmeye gittik. Antep'te bir çok piknik yeri, kebap alanı, dinlence parkı var. Bu gittiğimiz yerde Erikçe orman içi mesire yeri mi halk ormanı mı öyle bir adı vardı. Girdik, gene kebap alanları, barbeküler içeren onlarca kameriye. Bir iki de ufak çocuk parkı ünitesi.


Dedim ki patrona, burası olamaz, daha değişik, güzel bir şey olmalı. Vaadedilen bu sıradan çocuk parkı değildi. Biraz tırmanalım.
Başladık tepeye tırmanmaya. Ama Antep'in genelinde olduğu gibi, ormanın içine ağaçlara dost olarak yapılmış parke taşı güzel bakımlı yollardan tırmanmaya.. Çıktık.. Çıktık...
Ve sonunda vardık. İşte şu resimlerdeki yere:
Kocamaaaan hayvanlar.. ejderhalar... canavarlar. dinozorlar... gölet....
Ve ağaçlar, orman, herkese yetecek kadar masa, gölgelik alan.

Çocuklar bayıldılar. Nereye koşacaklarını şaşırdılar. Nerede eğleneceklerini bilemediler. Aslında biz de...
Çok güzeldi.
Manzarası da öyleydi aslında... Bakmaya doyamadık. (Tabii Dilara, Bodrum plajında kitap okumak gibi olamaz, telefonda da dedim gene diyorum :)))
Nuni'nin pisliğine de buyrun, ne kadar eğlendiğimizi görün :)))









İşte. Gaziantep'te güzel şeyler. Güzellikler.

26 Nisan 2012

Nokta nokta şeyler.

Hayat ne hızlı akıp gidiyor. Peşinden kovalamayı bırakmalı mıyım pes etmemeli mi?
Neler oldu görüşmeyeli?
Bende şunlar oldu:

  • İzmir'e gittim. Hülya'yı tanıdım, gözümle gördüm, elimle dokundum, sevdim. Seveceğimden emindim. Hangi insan evladı, dünya yüzeyindeki biricik oğluna bulduğu biricik isimler aynı olan birini zaten sevmez ki? Keşke daha yakında olsaydık dedim içimden. Ama o gün pek üzgün olduğumdan, Hülya da bundan nasibini aldı ve iki saat boyunca sağlık sisteminden, hastaların rezilliklerinden ve doktor bıçaklamalarından falan nasibini aldı malesef.
  • Bodrum'a uğradım. Dilara'nın çağırmasıyla (hayat Bodrum'da bizi çağırıyor).. Sonra, ama hakkaten sonra, bu sayfanın sağ köşesine yazdığım hayallerimin Bodrum'a yerleşmekle ilgili kısmını okuyunca utandım. Evet benim hayalim buydu, unutmuş muydum? Dilara'ların ne yana dönsen bahçe - evini, Can'ını, Yahşi plajını, Kuzen Duru'nun gerçekten tek önemli sıkıntısının siyah civcivin ölmek üzere oluşunu falan gözümle gördüm (Durucum parası neyse veriririz bi civciv daha alırsın bak dr öldü Antep'te deyince,   ben olmuşum evet, taşınmalıyım artık Bodrum'a dedim hakkaten).
  • Adana'ya gittim. Eski sokaklarımda sevgilimle elele yürüyüş yaparken, uzuunn uzun gecelerde... Dedim ki, hadi toparlanalım artık. Bodrum olmazsa Adana. Toprağım çağırıyor bizi, bahçeli evler, sokaklar, gece başlayan hayat. Adana. Evet olur, mis gibi olur hem de.
  • Belim ve elim çok ağrıyor. İkisi de on gündür. Artık doktora gidicem. Yok mu bu tendonların kasların bir güçlendiricisi? Spor da yapıyorum olmuyoor...
  • Bebeklerimi nasıl özlemişim, onların kaprisleri bile candır.
  • Son not: Bizim için yukarıda en iyi senaryo yazılıyor, biz de onu oynayacağız. Strese gerek yok, sabır gerek sadece. Bekle ve gör. Bodrum mu olur, Adana mı. Okul anaokulu bahçe ev araba. Herşey yoluna girer.

18 Nisan 2012

Bugün bu sayfada yas var.

85 yaşındaki akciğer kanserli hastasını kaybettikten (ve olasılıkla arkasından ağladıktan) sonra, onun 17 yaşındaki torunu tarafından sırtından bıçaklanarak öldürülen meslektaşımın yası.
Nokta.

16 Nisan 2012

Yoğun bakımın kapısındaki koltuk

Bordoydu. Kocamandı. Ayak uzatma yeri vardı, arkaya yaslanınca kocaman rahat bir baba koltuğu gibi oluyordu.. Gerçi çoğunun ayak uzatma yeri kırılmıştı, ama olsun. Gene de yumuşacıktı. İçine gömülüyordun, uzun oturunca.
Gerçi kokuyorlardı hepsi. Üzerlerine ter, kan, uyku, gözyaşı kokuları sinmişti. Ama temiz pikelerine dolanırsan pek ala sabaha kadar mışıl mışıl uyuyabiliyordun.
Mesela, Aliksanla ben, sabaha kadar uyurduk aralıksız üzerlerinde, yeter ki yakın olalım yoğun bakıma. Bizim enerjimiz ulaşsın içeriye de, eksilmeden..
Aslında Aliksan büyük bordo koltuklarda değil, yanyana duran küçük yeşil koltuklarda uyumayı tercih ederdi. Bordo koltuklarda nasıl olup da uyuyabildiğime şaşardı. Oysa çok rahatlardı bence.
Tam 40 gün kahrımı çekmediler mi ne de olsa?
Ama bir gece, tek başımayken, Aliksan da yokken, Bilal de yokken, onyedinci gece miydi desem, yirminci gece miydi, bastı beni o bordo koltuklar.
Belki de motor kazası yapıp ölmek üzere olan çocuğun yakınlarıydı basan. Ya da asansör boşluğuna düşüp beyin ölümü olan gencin yakınları mıydı.. tam hatırlamıyorum. Onların sürekli çalan telefonu ve her telefona, "çok ağır durumu, umut yok" demeleri, beynimin kıvrımları arasında bazı nöronları ateşleyip durmuştu. Yahu, biz hiç umut yok demiş miydik? Bu ne demekti "umut yok"? Umut Allah'tan değil mi, sınırsız değil mi?
Ama gece ilerledikçe ve ben yoğun bakımın önündeki bekleme odasındaki bordo koltukta uyumaya çalışırken, onlar sürekli umut yok dedikçe, ben de umudumu kaçırdım elimden... Bastı geldi içime korku. Gece sabaha dönmeye yüz tuttu ama benim yüzüm gittikçe karardı. Umut olmaz mı, ya yoksa hakkaten, ya bişey olursa, ya... Ya kardeşim kurtulamazsa.. Ya hakkaten umut yoksa...
Öbür yarımı aradım, bacımı, beşyüz metre uzağımda olması yetmedi, gel dedim, yakınımda ol. Umut var de bana, elimden tut, ya umut yoksa dedim. Hastane bahçesi hatırlar mı acaba, ama her söz evrene yazılmıyor muydu, durmuyor muydu bir yerlerde, o zaman bahçede bağıra bağıra ağlayışım da duruyordur gökyüzünde bir yerde, ya umut yoksa diye....
Sonra geri geldi. Çok şükür umudum geri geldi.
Kardeşim de geldi.
Çok şükür.

10 Nisan 2012

Gaziantep Botanik Bahçesi

Son günlerde kafam oldukça karışık. İş yoğunluğu oldukça arttı, hastanede kafalar karışık, geçici görev, kadrolar, idareciler habire değişiyor, yeni yasa, sağlıkta dönüşüm projesi.. Ne olacağımız belli değil. Ne yapacağımız da.. Benim mecburi hizmetim bitti, nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyorum. Özel bir hastaneye geçip biraz daha para mı kazanmalıyım artık, çok yoğun çalışmaktan mı korkuyorum (e zaten yoğun çalışıyorum), korkuyorum galiba, evet tam tanımı bu. Taviz vermek zorunda olmaktan, istediklerimi tam anlamıyla yapamamaktan, başıma birşey gelmesinden, yoğunluktan sıkılmaktan, bunalmaktan ve daha ötede gidecek bir yer bulamamaktan. Daha içimde net olmayan şeyler var. Bi süre daha böyle devam etmek istediğim net ama, sağa sola savrulmadan. Bİr süre daha hastanemde kalmak istiyorum.
Sonra da evet iyi para kazanmak istiyorum.
Bu arada hayat bize ne tuhaf sürprizler hazırlıyor. Tesadüfler var mı? Dün gece 21.50 gibi abidik bir saatte tuhaf bir Türk filmi için sinemaya gidip, yaklaşık bir yıldır benimle konuşmamayı seçen, ama konuşmama nedenini bir türlü içime sindiremediğim -bir ara çok yakın görüştüğüm - bir arkadaşımla kocasının yan koltuğundaki bileti satın almamız (hatta bizden başka kimse yoktu tüm salonda diyebilirim), sonra bir saat kadar aynı masada oturup dondurma yeyip eski günlerden konuşmamız, sonra yanyana parkettiğimiz (kocaa AVM otoparkında!!) arabalarımıza binip evlerimize dağılmamız hayatın bana mı ona mı sürpriziydi? Tesadüfler var mı? Yoksa küçük şeylere büyük anlamlar yüklememeli mi?
Bu da kafa karışıklığıma ek oldu, onun özel hastanede çalışmakla ilgili anlattıkları.

Neyse, eninde sonunda bizim için de en iyisi olacak biliyorum. Su akacak yolunu bulacak. Hayırlısıyla, en iyisi.

Şimdi bu karışıklıktan uzağa götürüyorum sizi: Gaziantep Botanik Bahçesi. Buyrun.
















27 Mart 2012

Jurassic Land, Forum İstanbul

Her ailenin biz dinozor dönemi oluyor sanırım, erkek çocuğu olan arkadaşlarımda bu gözlemi hep yapmışımdır. Ama nedense :) benim oğlumun ne işi olur canım dinozorlarla demişimdir kendi kendime...
Ama öyle değilmiş. Erkeklerin genlerinde yazıyormuş dinozorlar :) Bir süredir bunu deneyimlemiş bulunuyorduk.
Hatta Damla hanım da Tuna'nın ilgisine bakıp dinozorcu olup çıkmıştı (mesela bugün markete giderken arabada dinozor timi kurdular)
TV'de İstanbul'daki dinozor parkını görünce söz vermiştim onları götüreceğime dair.
İyi ki de gitmişiz... Hem çok eğlendik, hem de değişik şeyler öğrendik. Dinozor parkı, farklı bölümlerden oluşan bir eğlence alanı. İlk girişte müzeyle karşılaşıyorsunuz. Dinozor kemikleri (hepsi çakma ama orijinal gibiler), yumurtaları, ayak izleri, resimler.. bir müze kıvamında sunuluyor. Rehberler eşliğinde geziliyor, bol bol bilgi de veriyorlar. Sonra dinozor laboratuvarında güya dinozor üretimini, yumurtadan çıkışlarını, kuluçka makineleri, yaşasaydı veterinerde nasıl tedavi edilirlerdi vs, canlandırmalarını geziyorsunuz. Herşey güzel düşünülmüş, gerçek gibi. Sadece etçil dinozorlar bölümünde rehber "sessiz olun, bunlar çok tehlikeli, insan yiyebilirler, ürkütmeyin, çok hareket etmeyin" deyip karanlık salonda el feneriyle hareket edip ses çıkaran dev dinozorları gösterince biraz korktuk... Üç yaşında bir çocuk için, hatta beş yaşındaki kızım için bile fazla gerçekçi ve korkutucuydu.... Ama güzeldi.
Bir de dört boyutlu sinema var, beş dakikalık bir film izliyorsunuz. Dinozor saldırısına uğruyorsunuz ve salyalarının yüzünüze sıçramasından tutun arabanızın devrilmesine kadar son derece gerçekçi olduğundan bizim için çok korkutucuydu.
En son bölümde dinozorlarla hatıra fotoğrafı çektirebilir ve hediyelik eşya alabilirsiniz. Biz bir yumurta aldık, suya koyduk. İki gün sonra içinden dev bir dinozor çıktı. Her gün kabuğunun bir parçası kırılıyordu, tamamının yumurtadan çıkmasını bekleyemedik, dinozorumuzu İstanbul'da bırakıp dönmek zorunda kaldık..
Uzun lafın kısası, Dinozor parkı görülmeye değerdi. Giriş için iki çocuk ve benim için 65 TL istediler, ancak sonra Tuna beyi iki yaş altı kontenjanından aldılar ve 45 lira tuttu biletlerimiz.
Dinozor meraklısı küçük bey ve hanımlara gidip bi gezmelerini öneririz biz.

İstanbul'da kaç gün yeter?

Bir hafta yetmedi, orası kesin... Anneme mi doyayım, bahçede güneşli bahar günlerinin tadını mı çıkarayım, kardeşlerimle vakit mi geçireyim, arkadaşlarımı mı göreyim, İstanbul'u mu, özlediğim yerlere mi gideyim, şaşırdım kaldım. Maymun iştahlı bir çocuk gibi oradan oraya savruldum. İstanbul kazan ben kepçe dolandım durdum, ne doydum ne de bişey anladım. Kısacık geçti bir hafta..
Kapalıçarşı'ya, Eminönü'ne gidemedim mesela.. Beşiktaş sokaklarında, Bebek'te deniz kıyısında yürüyemedim. Üsküdar'dan motorla Beşiktaş'a geçemedim. Kızımı Deniz Anaokulu'na götüremedim, köşelerde saklanmış dükkanlarımdan, Ali'den Suat'tan alışverişe gidemedim. Emirgan'da kahvaltı edemedim. İstiklal'e çıkamadım.
Yahu ne yaptım ben o zaman? Haftalar öncesinden söz verdiğim gibi bebeklerimi Dinozor Parkı'na götürdüm (ne cesaret, arabasız iki bebek dört büyükle Koşuyolu'ndan Bayrampaşa'ya gitmek)... Sonra Forum'a gitmişken İkea & HM klasiği. Ertesi günüm de küçük gelen kıyafetleri değiştirmek için aynı yolu tepmekle geçti.. Bu kez taksiye binmedim ama, güya toplu taşımayı kullandım, topa dizecektim az daha. Aynı hattaki metro - tramvay - metrobüsü kullanmak için 5 aktarma yapıp beş kez bilet atıp rezil oldum kısacası..
İstanbul'dan soğumadım ama trafiğine epeyce iyi söylendim.
Arkadaşlarımı görmeye çalıştım elimden geldiğince, kısa kısa da olsa... Söylene söylene onları arkamda bırakıp İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldığım için.
Sonra prensesimin beş yaş doğumgünü partisini yaptık, güzel bir partiydi, şahane geçti. Güneş de bizimleydi annemlerin nefis bahçesinde, sevdiklerimiz de...
Ne ara büyüdüğünü anlayamadığımız miniklerimiz.... Siz ne ara doğdunuz da ne ara bu kadar oldunuz?
Canım arkadaşlarım ne iyi ettiniz de geldiniz, nasıl özlemişim tek tek hepinizi..
Canım annem, gene neler döktürdün, yedirdin içirdin bizi... Nefis bir partiydi, sayende.
Nasıl da mutluyum, yüzümden belli değil mi? Çok şükür, bu güzelliklere, bebeklere, bu aileye arkadaşlara sahip olduğum için.

10 Mart 2012

İyi insanlar her yerde var mı

Hangi kelimelerle yazmaya başlayacağımı bilemediğim bir konu var aklımda, bu yaz yaşadıklarım, acının büyüklüğünü içime sindirdiğimde, çok da unutmadan, her satırını yazmak istediğim.. Ama düşündükçe gözlerim doluyor, anlıyorum ki hazır değilim, erteliyorum hep.
Bugünse, durup durup aklıma geldi, güzel bir insan vardı bütün o acı günlerin arasında, ışık gibi doğmuştu hayatımıza. Ondan bahsetmek istiyorum.
Dilara.
Antalya'da, canımızın yarısı hayatta kalma savaşı verirken, kan bulmamız gerektiğinde tanıdık onu. Beni aradı: "Alo, ben Ayça'nın arkadaşı, Dilara." Kardeşimle üç günlük bir tatilde birliktelerdi, arkadaşlardı ama çook da samimi değillerdi. O Antalya'da yaşardı, turizm işinde çalışırdı. Dünya güzeliydi (bana da öyle geliyor olabilir).
Yaşam halkalarımızın onunla kesiştiği gün, bizden onbeş ünite kan bulmamızı istemişlerdi ilk olarak. Nereden bulacaktık ki? Hiç tanıdığımızın olmadığı Antalya'da, sadece tatile gelip havaalanından doğrudan plaja çufçufladığımız Antalya'da. Bir gece önce Alanya'da bulunan 29 ünite kanın da nasıl, nereden bulunduğunu blimiyorduk. Onun parmağı varmış sonradan öğrendik.
Bir şekilde, yanında arkadaşı Onur'la (başka bir dünya güzeli insan) geldi, girdi hayatımıza. Şaşkın ve şoktaki bizleri kenara çekti, bir ağacın gölgesine sakince oturttu. Ellerinde ikişer cep telefonu, listeler dolusu insanı aradılar teek tek. Biz ne olup bittiğini bile anlayamadan, kan bankasının kan alma kapasitesi doldu. "Onbeş ünite kan istendi, sizin donörleriniz otuzbeş üniteyi geçti, kan merkezi kontrolden çıktı, bu kanları başka hastalara yönlendiriyoruz" diye aradılar kan bankasından.
Sonraki ameliyatlarda da.. Tüm Antalya'yı örgütledi. Yüzlerce kişi kan vermeye geldi, kardeşim dışında bi sürü hastaya da şifa oldu.
Plaj kıyafetiyle, yüzünde güneş kremiyle, başında hasır şapkasıyla dolanan tipi (görüp de kılığa bak hastaneye nasıl gelmiş dediğim tipi) radyo anonsuyla plajdan getirtmişti..
Kipa'da temizlik görevlisiyim, amirlerimden izin alın da bi koşu gelip kan veriyim diyen tipi facebook mesajıyla bulmuştu..
Yanında ofis arkadaşlarıyla gelen abiyi parti listesinden bulup aramıştı..
Annesiyle gelen kızcağızı hanım teyzesinin gün arkadaşlarından tanıyordu, çağırmıştı..
Biz şaşırırken, o sakince, bizi hayata bağladı sonra.. Bütün gün yoğun, koştur, çalışıp, her gün ama hergün iş çıkışı hastanenin bahçesinde yaşadığımız ağacın altına geldi. Ama her gün. Gelemeyeceği gün arayıp özür diledi. Günümüzün en renkli anıydı onun kocaman gülümsemesiyle gelişi. Bir gün çekirdek getirdi, bir gün kocasıyla kocaman bir yaş pasta, bir gün iki şişe kola ya da bir kucak dolusu dürüm.
Çamaşırlarımızı yıkadı, yeri geldi bizi evine götürüp yıkadı, alışverişe götürdü.. Her gün ama hergün geldi. Hayatımıza girdi. Dördüncü kız kardeşimiz oldu. Bizimle ağladığı da oldu, bizimle güldüğü de.
Sevdik onu. Çok. Karşılıksız yaptığı için bütün bunları belki de.
Şimdi o kötü günlerden çıkıp, kocaman bir gülümsemeyle aklıma geliyor ne hoş.
Ne güzel insansın sen Dilara. Diloşum. Kardeşim.

9 Mart 2012

Damla hanımın ilkokulu

Benim, 23 sene sürecek eğitim hayatım şu okulda başladı:
Kahramanmaraş Muallim Hayrullah Efendi İlkokulu (yoksa ilkokul biri Adana'da mı okumuştum? 30 sene geçince unutmuş olabilir miyim?). Hiç özel okulda okumadım, okumam gerektiğini de düşünmedim. Annemle babam beni ilkokula yazdırırken sanırım başka tercihleri yoktu, eve en yakın okul buydu çünkü.
Bu okuldan o dönem yaşayacağımız şehrin en iyisi olan Anadolu Lisesi'ni kazandım, Antakya Osman Ötken Anadolu Lisesi.
O dönem Antakya'da özel okul yoktu bile. Bir "kollej" vardı, ama... Zenginlerin bile başarılı çocukları bizim okuldaydı. Şehrin tüm iyi öğrencileri toplanmıştı.. Devlet okulu, en iyiydi. Net hatırlıyorum..
Şimdi öyle değil gibime geliyor. Gene iyi devlet okulları vardır eminim, ama Adana'da (ben Adana Anadolu Lisesi'ni bitirdiğimde sadece 1 İng 1 Almanca olmak üzere 2 tanelerdi) bugün 17 tane Anadolu Lisesi var. Antep'te ne var ne yok bilmiyorum.. Aslında İstanbul'dayken devlet okuluna göndermeyi düşünüyordum, hatta çalışan annelerin çocukları için tam gün eğitim veren pilot okullar açılmıştı, oranın kurasına girerim diyordum.
Evvelki sene Damla hanım için anaokulu ararken, biisürü kriterim vardı, burada yazmıştım: http://hayalalani.blogspot.com/2009/03/anaokulu-secimi.html, günlerce dolaşmıştık annemle.
İlkokul ararkense tek bir kriterim vardı, özel ya da devlet olsun değil de:
Çocuğum mutlu olsun.. Bunun parantez içinde şunlar yazıyor: Yarış atı gibi koşmasın, tek bildiği (benim gibi) ders çalışmak olmasın, ders kadar sosyal faaliyetlere de vakit ayıran bir okul olsun, güzel sanatlarla, dansla müzikle oyunla öğrensin.. Evet çok iyi İngilizce de bilsin.. Evet matematik de öğrensin.. Ama bunları yurtdışı kamplarda, matematik laboratuvarında öğrensin. Yüzmesini, balesini, müziğini okulunda, arkadaşlarıyla eğlenerek yapsın. Hayatını ders çalışmaya adayacaksa evet adasın, ama hayatta başka şeyler de olduğunu farketsin.
Bu nedenle çok düşünmedim, başka hiçbir okulu gezmedim, Antep'te sosyal faaliyetleriyle ünlü bir okula verdik kızımızı. Bu sene anaokulu, inşallah seneye de ilkokul (tabii Antep'te olursak)..
Bir tek endişem var, tabii küçük yer, Antep çook çok zengin bir şehir, gerçek para burda :)) Bu nedenle sınıfında memur çocuğu olan bir tek benim kızım olursa, kendini kötü hisseder mi diye düşünmedim değil, ama ona paranın yeri ve önemini iyi verebilirsem bu endişeme gerek kalmayacağını biliyorum.
Kızım sabahları okuluna mutlu gitsin istiyorum. İnşallah en doğru kararı vermişizdir.

5 Mart 2012

Çocukların çerçeveleri

Blogcu Anne Elif'in bu yazısını okurken, bunu ne zamandır yazmak istediğimi farkettim.
Çocuklar kendi sınırlarını çizemediklerinden, ama daima sınırlara ihtiyaç duyduklarından, onlar için en doğru çerçeveleri anne babaları çizmeli ve hazırlamalıdır.
Bunu hep sağımdaki solumdakilere anlatıyorum - da anlıyorlar mı, ayrı. Herkes istediği kadarını anlıyor, istemediğini es geçiyor. Sonrası malum.

Aslında Elif gayet bilimsel ve doyurucu açıklamış. Mesela Dr Ferber'in kitabı benim yıllarca başucu kitabım olmuştur, o vakitler Türkiye'de yoktu, taa Amerika'dan getirmiştim.

Demem o ki, çocuklar kendi çerçevelerini çizecek olgunlukta olmadıklarından - ve daima çerçeveler içinde daha rahat, mutlu ve huzurlu olduklarından, onlar için doğru çerçeveleri hazırlamak gerek.. Dünya onların minicik bedenlerine çook büyük; eğer sınırları olmazsa, kendi sınırlarını yaratmayı bilemeyeceklerinden şaşırıp kalıyorlar. Bununla sadece fiziksel sınırları kastetmiyorum... Davranış, düşünüş ne bileyim her anlamda çerçevelere ihtiyaç duyuyorlar.
İki çocuğumda da deneyimlediğim herşey de bunu doğrular.
Basit örnekler:
Televizyonu sadece iki çizgi filmle sınırlamazsanız sonsuza dek izlemek için ağlarlar, inanın bana hep onlar kazanır ve o TV hiç kapanmaz. Sonunda, ne kadar çok izlerlerse o kadar hırçın, o kadar huysuz ve kavgacı olurlar ve o gün aldıkları zararlı ışınların fazlalığı da cabası (benim kızım fazla TV izleyince yüzü kıpkırmızı oluyor ve daha huzursuz oluyor, uyuyamıyor, sürekli ağlıyor o gün.)
Örneğin yatma saati için bir çerçeve çizmezseniz, her gece kendi istediği saatte yatmak için diretir, ne kadar geç yatarsa o kadar aksi ve yorgun kalkar, ertesi gün daha huysuz olur. Çocuk uykunun ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bilemez, ona rehberlik etmeli ve önemli belli başlı doğruları biz öğretmeliyiz.
Benim çocuklarım mükemmel demiyorum. Ama onlarla tek ilgilenen ben olabildiğim sürece (bu iş yoğunluğunda çok sık olamasa da), uykuları yemekleri TV saatleri nispeten düzenli, daha az huysuzluk yapıyorlar ve sıklıkla benimle işbirliği içinde oluyorlar. En azından, sınırlamadığım konularda takıldıklarında, kafamı duvarlara vurmuyorum, onlara hak veriyorum. Bilemezler ki, öğrenme aşamasındalar diyorum.
Aslında bu konuda söyleyeceklerim bitmedi.

2 Mart 2012

Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır

Bir gün bir şey olmadı diye çok fazla üzülürken.. ve üzülmekten alternatifleri net olarak düşünemezken.. acele karar verme bir üstüne uyu derken..
Sabah uyanınca, daha iyi bir B planının daha iyi olduğunu farkedince.. hele de hayata geçirme yolunda attığın adım yere sağlam basınca.. Olmasına ramak kalınca istediğin bir şeyin..
Bir bakarsın.. Leuven olmaz da.. Strasbourg oluverir. Bu yüzden,
Çok sevinince....
Şükrederken Allah'a...
Demeli ki...
Bir kapı kapanır.. başka bir kapı açılır.
Bunu hep hatırlamalı, üzülürken bile. Çünkü her zaman kapanan kapılar üzüntüyle kapanıyor ya.. Üzüntüden bunu düşünemeyip ağlamak yerine vardır bi hayır demeyi bilmeli.
Değil mi?

26 Şubat 2012

Sana neden...?

Aslında başka bir yazı hazırlamıştım. Polikliniğimde, gelen hastaların çocukları oynasın diye koyduğum oyuncağın resmini çekmiştim, onunla ilgili, işimle ilgili, işime bir şeyler katarak çalışmayı çok sevdiğimle ilgili iki çift laf edecektim. Ama o fotoğrafı yükleyemedim.
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)

Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...

Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.

EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli

12 Şubat 2012

Burası neresi?

Gözlerimi kapatıyorum. Bir yerdeyim, güneşli, yılın çoğusunda yaz. Bahçeli evimdeyim, çocuklarımın gidebilecekleri en iyi okullara gidebilecekleri bir yerde. Trafik gürültüsü, hava kirliliği patırtısı, hayat pahalılığı cayırtısı yok. Dostlarım var, rahat, konforlu bir yaşam. Keyifle çalıştığım bir hastane. Nerdeyim ben? Sanırım burası Adana. Toprağım mı çağırıyor beni?